CARPE MODO - Don't PANİC
[Flash 9 is required to listen to audio.]
16 oynatma

Şirin Soysal-Bir Gün Bir Gün

Lüzumsuz Kadın

Her şey parmağımdaki yara izini fark etmemle başladı. Sahi parmağımdaki yara izi nereden çıkmıştı? Bilmiyorum ya da hatırlamıyorum. Bilmem ya da hatırlamam bu kadar mühim mi gerçekten? Nedense bunları düşünüyor ve boş boş oturuyorum masamın başında. Perdem pencerenin açıklığından gelen esintiyle havalanıyor bense esintideki umutsuzluğumu çekiyorum içime. Gemici geliyor aklıma. O da ne demek? Ben hiç gemici tanımış mıydım ki?  Bilmiyorum. Sanırım… Çocukken ailemle bir bota binmiştik. İzmir’de. Kuşadası olması muhtemel. Yoksa Muğla mıydı? Bodrum da olabilir. Her neyse bir yerde bir bota binmiştik. Belki de tekneydi. Belki küçük bir motor. Gerçeği şu ki denizin üstünde giden küçük bir araca binmiştik, adı her neyse. Gece yarısıydı. Annem telaşlıydı ve üstümü örtmeye çalışıyordu. Bottaki diğer üç beş kişiyse, küçücük alanda anlamsızca dolanıyor, oldukları yerde daireler çiziyordu. Botla nereye geçtik, neden o bota bindik, herkes neden telaş ediyordu bilmiyorum, hatırlamıyorum. Hatırlayamıyorum desem daha doğru olur.  Oysa Gemici Amca dediğim Kaptan Bey’in  gözleri, annemin sıcaklığı, babamın beni kucaklayışı ve üzerimdeki ekoseli battaniye çok anlamlıydı  ve  onların hepsi, şu anmış gibi gözümün önündeler. Durun bir dakika. Ben nereden geldim buraya? Gemici geldi aklıma önce, herhangi bir gemici ve gözleri. Peki gemici nereden çıktı? Kafamın karışıklığından olsa gerek çünkü kafamdaki düşünceler gemici düğümü gibiler. Gemici Amca gelse, bana naif naif baksa ve o babacan ses tonuyla korkma küçük kız, her şey yoluna girecek deyip alnımdan öpse, sanki düğümlerin hepsi bir bir açılacakmış gibi hissediyorum. O halde Gemici Amcayı bulmalıyım. Beynimin en derinine iniyorum ve oradan el sallıyorum gemiciye.Gemici dediğim bu sefer farklı. Kaptan Bey aynı ama benim gemici bir başkası. Gemici dur diyor Kaptan Bey’e. Ben kocaman bir kadın oluveriyorum. Gemici bembeyaz üniformasıyla çapkın çapkın bana doğru yürüyor. Belimi iki eliyle sarıp beni kendine doğru çekiyor. Kızarıyorum. Kaptan Bey uzun zamandır bu anı bekliyormuş gibi alkışlıyor bizi. Gemici sımsıkı sarıyor bedenimi, korkma kadınım diyor korkma, ben buradayım. Derken etraf aydınlanıyor, gündüz oluyor birden. Etraf 60’lı yılların elbiselerini giymiş hanımefendiler ve beyefendilerle doluyor. Bot çoktan kocaman bir gemiye dönüşmüş bile. Gemiden düdük sesi geliyor. Gemicim dudağıma bir öpücük kondurup gülümsüyor. Hoşça kal, diyor. Gemi kalkıyor, denizin üzerinde dalgalar ve köpükler bıraka bıraka uzaklaşıyor. Bense olanlara anlam veremiyorum. Bir gündüz vakti, beyaz puanlı kırmızı elbisem, hasır şapkam ve beyaz eldivenim ile çantama yöneliyorum. Mavi işlemeli, martı desenli beyaz bir bez mendil çıkartıp gözyaşlarımı siliyorum. Düşündüğüm tek şey bedenimi kontrol edenin benim benliğim dediğim beynin olamayacağı oluyor. Çünkü tanıdığım benlik olsaydım; dehşetle etrafı süzer, bir sağa bir sola bakardım. Ancak tam aksine olduğum yerde kalmıştım. Ağlıyordum. Giden Gemicime ağlıyordum. Ağlıyordum. Ağlıyor… Derken etraf karardı tekrar. Bedenim çocuk bedenine bürünmüştü yeniden. Sene 1994’tü. Aylardan haziran. Ağlamamı kesmeden babama koştum. Kucakladı beni. Kopmak üzere olan parmağıma baktı. Şehrin merkezine ulaşmamız gerekti bir an evvel. Botun kalmak üzere olduğunu gördü. Bota bindik. Yanımızdaki genç kadın anneme battaniye uzattı. Annem üzerimi örttü ve beni usulca öpüp saçlarımı okşadı. Babam ablama sarıldı. Bottan inerken parmağım yeniden sızladı. Odamdaydım. Odamdayım. Her yer sessizlik dolu. Masa lambam koltuğumun üzerinde, lambası patlamış odamı aydınlatmaya çalışıyor. Babam uyukluyor. Annemle ablam telaşlı telaşlı konuşuyorlar. Ben sessizce gemiciyi düşünüyorum ve kaptan amcayı hayal ediyorum. Kafam hala karışık. İçim hala buruk. Neredeyim belki de neredeydim demeliyim. Dedim ve bitti.

23 MAYIS 2012 - ÇARŞAMBA

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın…  

Nazım Hİkmet RAN”

Julide Ozcelik
[Flash 9 is required to listen to audio.]
26 oynatma

Jülide Özçelik -Vitrin

VİTRİN

Alışveriş merkezlerini ve vitrinleri değirmen olarak görmeye başlamıştı genç kadın. Savaşı  ve öfkesi vitrindeki yansımasına mı yoksa duman gibi akıp giden suretinin arkasında sinsice gizlenmiş alacalı bulacalı, uzunlu kısalı bez parçalarına mıydı? Henüz bunu bilemiyordu çünkü çok korkunç bir savaşında içindeydi. Elinde silahı olmadığı gibi düşmanın cazibesi onu da gizliden gizliye mest ediyordu. Bir dükkana girmek ve çekici elbiselerden birini giyip yeni bir görünüm kazanmak ve yeni bir kimlikle muhteşem bir kadın olmak istemez miydi o da? Her gören onu arzulasın isterdi elbet ya da elbisesinin beğeni toplamasını isterdi. Kıskanılmak, özenilmek isterdi. İşte bir vitrine bakıyordu kadın. Vitrin ışıl ışıl. Vitrin rengarenk. Vitrin göz kamaştırıcı. Vitrin can yakıcı. 

Camdaki yansımasına baktı kadın, usulca. Gözleri gözlerine kenetlendi ve durdu. Bunun için miydi tüm çaba? Önündeki pahalı mağazadan üzerine beyaz bir elbise geçirip yandaki lüks restoranda yüzüne mükemmellik egosunu geçirerek yüreği buz tutmuşçasına oturmak için miydi? Karşısında ondan daha sahte bir adam ya da ondan daha iğrenç bir egoya sahip bir kadınla sahte gülüşmeler içinde bulunmak veya saçma yarışların ortasında kalmak için miydi yıllarca çalışmak ya da bir adamın parasını yemek için ruhunu, bedenini, benliğini yani her şeyini gözü kapalı bir başkasına satmak? Oysa farkındasındır bunların ve her sabah aynaya bakıp ben emek harcıyorum ve bunu hak ediyorum dersin ve hak ettiğin şeyi almak için daha çok çabalarsın. Göremezsin onca yorgunluğun, duygusuzluğun ve sahteliğin içinde. Göremezsin. Ya körsündür ya da gözlerin kocaman bir elmasa bakmışçasına kamaşmıştır. Göremezsin. Bunun da oyunun ya da savaşın bir parçası olduğunu göremezsin. Peki öyleyse hak etme kandırmacasının bir silah olduğunu görmek, vitrindeki gözlerine beni kurtar diye yakaran bir kadının tek kurtuluşu olabilir mi? 


Emek dediğin sahte bir gülüş, sahte bir mutluluk, sahte bir dokunuş, sahte bir sevişme için harcanmış saatlerdir yalnızca. Çaba dediğin kendini bu oyuna alıştırmak için uğraştığın her andır aslında. Genç kadın vitrinin önünde. O elbiseyi almasa sahtelik dolu olacak, o elbiseyi alsa da sahtelik dolu olacak. Zaman değişti, sen değiştin, dünya değişti. Elbise dediğin her şeydir aslında…

Vitrindeki gözler kadını geçmişine götürdü bir anda. O gerçeğin tartışılacak bir şey olduğunu bilmesine rağmen kendine göre, kendi gerçeğini yaşamıştı. Doksan kiloluk bir adam da olabilirdi gerçeği, güzel bir gülümseme de. O gerçek içinde tek bildiği şey  vardı o da o zamanlar her şeyin gerçek olduğuydu. Başını yavaşça eğdi kadın, gözündeki yaşı usulca sildi. Mağazaya girdi. Sessizce dolandı, aynalardan kaçtı.  Kırmızı kısa bir elbise ve siyah ince topuklu bir ayakkabı aldı kendine. Sahip olduğu bu iki parça şey için bir anlık tebessüm etti ve değirmenleri de arkasına alarak yürüyen merdivenlere yöneldi yavaşça.

 

Cool(!) olmak ya da olmamak ya da ol-a-mamak bugünlerde tüm mesele bu! (O değil de eskiden de karizma vardı.)

Kendi ruhuna tecavüz etmektir zamanı kovalarken değişime ayak uydurmak (ayak uydurmaya çalışmak)…

[Flash 9 is required to listen to audio.]
29 oynatma

Sevgilerde

SEVGİLERDE


Sevgileri yarınlara bıraktınız

çekingen, tutuk, saygılı.
bütün yakınlarınız
sizi yanlış tanıdı.

bitmeyen işler yüzünden
(siz böyle olsun istemezdiniz)
bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
kalbinizi dolduran duygular
kalbinizde kaldı.

siz geniş zamanlar umuyordunuz
çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
yılların telâşlarda bu kadar çabuk
geçeceği aklınıza gelmezdi.

gizli bahçenizde
açan çiçekler vardı,
gecelerde ve yalnız.
vermeye az buldunuz
yahut vaktiniz olmadı.
                                               Behçet Necatigil
(varlık, 423, 1 ekim 1955)

Yorum: Zuhal Olcay
Beste: Vedat Sakman

Mış gibi…

Geri dönmeler neden zordur sordun mu hiç kendine?

Karar verişler ve kendinle yüzleşmeler nasıl da ürpertir içini,

Her gece bu değil mi hissettiğimiz?

Her gece ölüyoruz derin ve soğuk yalnızlığın kucağında

Her sabahsa öylece uyanıyor ve aynaya bakıp günaydın diyoruz.

Elimiz telefona gidiyor çoğumuzun, samimiyetsiz günaydın mesajları havada uçuşuyor,

Oysa içten bir günaydın gülümsemesinin yerini hangi karakterdeki yazı ya da hangi edebiyat doldurabilir ki? Söyler misin bayım?

 Bu kalabalık yalnızlık seni çığırır ve beni içine çağırırken,

Ben her sabah hangi maskemi takmam gerektiğini düşünüyorum.

Hangi ben olmalıyım onlara?

Onlar dediğim diğerleri, herkes, sen, ben, o, biz, siz, onlar… 

Sevecen, mutlu, soğuk kanlı, eğlenceli ve güler yüzlü gözükmek ne de kolaymış

Nasıl da değiştim ve nasıl da yoğruldum yokluğun sesi için.

Oysa beklemek ya da sessizce oturup düşler kurmak çok daha kolaydı bunlardan.

Sordular bana ve ben de dedim ki:

“Anını yaşayacaksın, dünü yarını düşünmeyecek hayatı yaşayacaksın çünkü yine de hayat verilen en güzel hediye “

Ama

Meşhurdur benim amalarım

Olmadı… Değiştiremedim kendimi.

Yüzüme maske, sesime başka bir ton takındım ve geceleri sessizce ağladım yanımdaki ayılara.

Çünkü ben hala küçük bir kız çocuğuydum, kendimi kocaman bir kadın yapmaya çalışırken içimdeki benliğe her gece tecavüz ettim.

Şimdi yorgun, çaresiz ve üzgünüm.

En zoru olan buydu, en yanlış seçenek de buydu

Ve ben 

Bir pazar yerinde en güzel elbiseyi arar gibi tüm doğruları teker teker eledim

En doğruya ve en gerçeğe ulaşmak için.

Sona ulaştığımda ise elimde yanlış kalmıştı

Çünkü kimse bana mükemmel diye bir şey olmadığını öğretmemişti.  

Yine de hayat verilen en güzel hediyeyse

Hatalarımı bağışla,

Yanlışlarımı kabullen benliğim,

Çünkü her şeyden çok sıfıra ve düne ihtiyacım var.

Ve tekrar soruyorum sana

Geri dönmeler neden zordur hiç sordun mu kendine?

 

Futbol, Küfürlü Söylemler, Öfke Kontrolü, Kadın ve Özgüven Eksikliği Üzerine

    Hatırlayacak olursanız en son yazım yanlış batılılaşma ile ilgili kısa bir parçaydı. Şimdiki konu başlığım çok farklı olarak gözükse de birbiriyle epeyce ilişkili olduğunu anlayacaksınız.
   

    Futbolun çok eski çağlara uzandığını fakat yakın zamanda (19. yüzyılda) İngiltere tarafından ilk kez oynandığını söyleyebiliriz. Futbol herkesin bildiği üzere bir spor, bir oyundur. Genelde erkeklerin oynamasına karşın kadınların kurmuş olduğu takımlar, çoğu ülkenin ise resmi  kadın takımları mevcuttur. Yani futbolun Y kromozomu veya testosteron hormonuyla uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Güç gerektirdiğini, kadınların zarafetine uymadığını düşünür gibi olduğunuzu sezebiliyorum. Ancak futbol ne Hentbol kadar serttir ne de voleybol kadar hafif. Güç, kuvvet, rekabet, zeka vb. gibi şeyler istediği aşikar. Ancak bu futbolu hiçbir kadının oynamamasını ya da anlamamasını gerektirmez. Çünkü ne zeka ne de kabiliyet eşey kromozomları ile ilgilidir. Biyolojik olarak kadın ve erkek çiftleşmedeki rolleri ve üreme, eşey ile ilgili kalıtsal hastalıklar, cinsiyete bağlı dış görünüş dışında tamamen eşitlerdir. Onları ayıran, birini akıllı, diğerini aptal yapan şey aynı cinsiyetteki insanları farklı yapan şeyle birdir. İster beyin boş bir levha olsun, ister doğuştan yeteneklerimiz ve belirli bir zekamız olsun bunlar bir yere kadar taşır bizi. Gerçek olan şeyse sosyal çevredir, psikolojik algı, benlik ve kişiliktir. Futbolla ilgilenen kadın sayısının azlığı ile arabayı iyi kullanamayan kadın sayısının fazlalığı ya da özgüveni olan ve hırçın olmayan bir kadının toplumda parmakla seçilecek kadar az olması farklı nedenler, farklı gelişmeler içinde aynı nedenden çıkmaktadır. Bu da kadının toplumdaki yeridir. Evet konuyu dağıtmadan futbola geri dönüyorum. Bildiğiniz üzere ekonomik, siyasi ve belki de aklımıza gelmeyen ve sadece karşılıklı çıkarlara dayanan birçok nedenden ötürü bu sene ülkemizde futbol birçok şey gibi mahvoldu. Daha önce çok mu normaldi. çok mu masumdu? Hayır! Karşılıklı saygının olmadığı herhangi bir toprak parçasında, insanın çıkarmış olduğu ve yine insanı ilgilendiren, etkileyen her şey bozuk, saçma ve iğrençtir! Öz güvenin, iradenin olmadığı herhangi bir zaman diliminde her şey karman çorman bir gemici düğümüdür! İşte son birkaç gündür gördüğümüz görüntüler, işittiğimiz laflar içine girdiklerinde herhangi bir söz söyleme hakkına sahip olmadıkları spor kulüpleri içindir. Birbirine söven hatta birbirini döven hatta ve hatta öldüren insanlar bunu koca bir hiç için yapmaktadırlar. Peki bunu yaptıran nedir? Bir topluluğa ait hissetme dürtüsü ve ne olursa olsun onu koruma içgüdüsü mü? Bir topluluk için kalbi çarparken biranda bireysel küfürlere maruz kaldığı için kendini savunma isteği mi? Düşüncesizlik mi? Cahillik mi? İradesizlik mi? Bunun nedeni her ne ise sonucu hep aynıdır: canı yanan insanlar, kaybolup giden hisler… Oysa ben de Galatasaraylıyım. Yüreğimde o topluluğun duygusunu sonuna kadar hissedebiliyorum. Maçları kaçırmadan takip ederim, anlarım da. Sevinirim, üzülürüm, sinirlenirim de ama iş kendime olan saygımı yitirme düzeyine gelirse işte orada dururum. Her şeyde olduğu gibi. Bir insan dinleri, devleti;  annesini, babasını; kendisini sorgulayıp eleştirebiliyorsa, bir yerde dur diyebiliyorsa bunu her şeyde yapabilir! 
 

     Futbolla tamamen ilgili olan küfürlü söylemler ve öfkeli davranışlara değinmek istiyorum şimdiyse. Küfürleri irdeleye irdeleye; toplumsal yapıyı nasıl da yansıttığını, insanlığı ne kadar da çıkmaza sürdüğünü göstere göstere yazacağım düşüncelerimi.      

     Çoğumuz küfür ederken ezbere söylemlerde bulunuruz, düşünemeyiz altında yatanı. Kimse ağzına sıçayım derken bunu beyninde canlandırmaz. Kimse siktir git derken seni şuracıkta sikeyim sonra da sen defol git davranışında bulunmayı kastetmez böyle söylerken, bunu ben de biliyorum. Ancak bazı durumlar var ki çoğu erkeğin homofobik olma durumundan dolayı çıkmış, çıkan ve dolaylı ya da doğrudan kadını aşağılayan, kadını cinsel dürtülerini bastırmak zorunda bırakan, kadını bile erkekleştiren. Buna güzel bir örnek olarak futbol karşılaşmalarını verebiliriz. Galip olan kişi sizi nasıl da siktik der. Burada işte ay ne kadar iğrenç, ne kadar kötü bir laf diyerek bir eleştiri sunmuyorum. Çünkü her ne kadar erkeğe göre bu eylemi yapmak gurur verici ve bu eylemi yaptığı (!) kişi ezik olsa da karşısındaki kişi bundan kendi kadar hatta belki de kendinden kat ve kat daha fazla zevk almaktadır, almıştır, alacaktır. Kimi şehvet hisseder, kimi şefkat; kimi sevgi için yapar kimi zevk kimi ihtiyaç. Ancak artık ne olur anlayın, anlayın ve küfür etmeyi deşarj olmak ve ezbere konuşmak dışında başka yerlere taşımayın. Sokaklarda, orada, burada, şurada kadın(nasıl yapacaksa artık) veya erkek bu bir marifetmiş gibi ya da biri size kendini vermiş(!) gibi bahsetmeyi kesin. Çünkü sen homofobik olabilirsin ve senin ömrü hayatın boyunca sikilme korkun olabilir ama psikolojik olarak sağlıklı her kadın, eşcinsel her insan bundan zevk almakta, mutluluk duymaktadır. Bunu aşmak, bunu anlamak bu kadar mı zordur da tüm dünyada hala cinayetler işlenmekte, kadınlar dövülmekte, çocuklar satılmaktadır? Hayır bu kadar mı boşladık dünyayı, bu kadar mı hiçe saydık insanlığı? Bu kadar mı bencil olduk, bu kadar mı umursamaz? Bu kadar mı acınılası bir haldeyiz? Söyler misiniz bana? Şu yazdıklarımı saçma bulup bu ne ya diyerek dalga geçecek ama eleştiri sunmayacak kadar mı düşünemez olduk? Özgüven, her şeyin başı ve sonu! Öz güven ve öz saygı! Bu iş zor Yonca demiş Bülent Ortaçgil. Ne kadar da doğru söylemiş. Bu iş zor, çok zor…

Bu iş zor, çok zor yonca 
çünkü gülmeyi unutunca 
taş yüreklerde kilitli duygular 
kapılar açılmayınca 

bu iş zor, çok zor yonca 
çünkü bizler istemeyince 
en çok bağıran en doğru sayılır 
insanlar işitmeyince 

bu iş zor yonca 
çünkü insanlar günler boyunca 
hiç soru sormadan durur 

bu iş zor, çok zor yonca 
çünkü sevmeyi bilmeyince 
bahar gelir, farkedilmez olur 
insanlar görmeyince 

bu iş zor yonca 
çünkü insanlar aylar boyunca 
hiç soru sormadan durur 

bu iş zor, çok zor yonca 
çünkü bizler duymayınca 
birinin eli herkesin cebinde 
insanlar umursamayınca 

bu iş zor yonca 
çünkü insanlar yıllar boyunca 
hiç soru sormadan durur…  

Take That- Rule The World

You light, the skies up above me
A star, so bright you blind me
Don’t close your eyes
Don’t fade away
Don’t fade away

Yeah you and me we can ride on a star
If you stay with me girl, we can rule the world
Yeah you and me we can light up the sky
If you stay by my side, we can rule the world.

If walls break down, I will comfort you
If angels cry, oh I’ll be there for you
You’ve saved my soul
Don’t leave me now
Don’t leave me now

Yeah you and me we can ride on a star
If you stay with me girl, we can rule the world
Yeah you and me we can light up the sky
If you stay by my side, we can rule the world.

All the stars are coming out tonight
They’re lighting up the sky tonight
For you
For you
All the stars are coming out tonight
They’re lighting up the sky tonight
For you
For you,

Yeah you and me we can ride on a star
If you stay with me girl, we can rule the world
Yeah you and me we can light up the sky
If you stay by my side, we can rule the world.

All the stars are coming out tonight
They’re lighting up the sky tonight
For you
For you
All the stars are coming out tonight
They’re lighting up the sky tonight
For you
For you
[repeat]